Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
MURAT BAŞARAN
TESTİ Mİ? O DA NE?
02 Ekim 2017 Pazartesi 10:28

Oturduğumuz eve en yakın okula kayıt yaptırılarak eğitim almış bir nesiliz.

Bizim adresimizde sokak ismi vardı.

Mahalle ismi vardı.

Bakkalımız, manavımız, kasabımız ve neredeyse cemaatin tamamına eşit uzaklıkta bir camimiz vardı.

Bütün bu saydıklarımla ahbaptık.

Gece “çat kapı” misafirliklerde bu simalarla sohbet edilirdi.

“The İstanbul” gibi piç bir anlayışın soğuk site konforunda yalnızlığa mahkûm bir hayattan bahsetmiyorum.

Zaten eskiden hayattı.

Şimdi yaşam!

İmar hokkabazlığı ile dikilmiş binaların bilmem kaçıncı katlarında memleketine ve köyüne hasret türküleri çağırmak, kendi ayağına sıkan adamın trajedisi…

Bize ne oldu?

Bu soruyu sormak yerine, azar azar olanın uyuşukluğu içinde betonla ilişkimize “sağlık” arıyoruz.

Çocuklarımız “sokak oyunları” yerine, çeşitli çap ve ebatlardaki ekranların esareti ve zulmü altında, ailesine yabancılaşıyor, kendisine yabancılaşıyor, hayata ve hayatın manasına yabancılaşıyor.

Yüksek binalar “kıyamet alametleri” faslından değil miydi yoksa?

Xxx

Metrekare maliyeti, konumun cazibesi, satış fiyatının şehveti…

Hepimiz müteahhidiz.

Bilmem kaçıncı kattan aşağı bakınca küçük bir su birikintisi pardon gölet, sekiz on ağaçtan müteşekkil park bahçe… Olur mu canım, tabiatla içiçe…

Hem çevremizin tabiatı bozuldu.

Hem kendi tabiatımız…

Ama en azından park problemi yok. Ünite başına çift otopark imkânı, otoparktan direk katlara çıkış…

Yani kimseyle muhatap olma. Selamlaşma…

Hücrene görünmeden gir.

Akıllı hücrelerde, aklını oynat!

Xxx

İstanbul bittikten sonra “dikey çok yanlış/ yatay anlayışa geçmeliyiz” itirafı, idam mahkumunun son arzusu gibi bir züğürt tesellisi.

Modern ve depreme dayanıklı binalar üretmeyi “şehircilik” sanmak, giderek çözülen toplumumuzda öldükten aylar sonra cesedi koktuğu için bulunan zavallılara dönüştürüyor bizi.

Mazeret üretemeyeceğimiz kadar uzun süredir şehirler sözde muhafazakâr insanlar tarafından yönetiliyor.

Hiçbir belediye başkanı, sorumluluk alanındaki insanların huzurundan, ahlaki yükselişinden, gençlerin yetişmesinden bahsetmiyor.

Tutuyor elinizden, birbirinden soğuk haşmetli binalar, yollar, köprüler gösteriyor.

Kültüre katkılarına baktığımız zaman ise kâğıt sarfiyatının daha çok propaganda amaçlı işlerden kaynaklandığını görüyoruz; kütüphanelere konacak ve saklanacak kitaplardan değil…

Bu kadar karamsar olmalı mıyız?

Nasreddin Hoca gibi, testi kırıldı/ kırılıyor, geç kalmadan -ki kaldık- söylenecek olanı söyleyelim peşinen…

Nasıl olsa kadrolu/ kadrosuz alkış güruhu fazlasıyla moral veriyor makam sahiplerine…

Benim belediye başkanım beni hiç görmedi. Ben de onu görmedim.

Fakat üç günde bir sms ile bütün hizmetlerinden haberdar oluyor ve bu hizmetlerine rağmen hayat kalitemin yükselmemesinin çelişkisini yaşıyorum.

Trafik hala problem…

Park etmek hala problem…

Ve mukimi olduğum beldeye aidiyet hissettirecek hiçbir değere sahip değilim.

Ama olsun…

Kış hazırlıklarına başlamışlar, merak etmemize lüzum yokmuş.

www.belediyegazetesi.net

 

Bu yazı toplam 305 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
FUAT BOL
TBMM 23. Dönem Milletvekili
MURAT BAŞARAN
Gazeteci / Yazar